• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2018-04-13
  • ‘Yeni Türkiye’nin krizinden, ‘başka bir Türkiye’ çıkar mı?

    Hakkı Özdal

     

     

    Erbakan’ın 1994’te sezdiği ve ‘kanlı mı tatlı mı olacak’ diye sorduğu ‘değişim’ bir döngüyü tamamlamış durumda. Bu durumda temel mesele, toplumsal muhalefetin, 12 Eylül’den beri ilan edilegelen ‘Yeni Türkiyeler’ yerine, ‘bambaşka bir Türkiye’ için gerekli fiziksel ve moral enerjiyi üretip üretemeyeceği oluyor. Zira bugünkü türbülansın da yeni bir değişimi dayatacağı 1994’teki kadar net görünüyor.

     

    Bundan tam 24 yıl, neredeyse çeyrek asır önceydi. 13 Nisan 1994 günü, Necmettin Erbakan parlamentoda Refah Partisi grubuna konuşurken yıllar boyu ‘arkasından gelecek’ şu sözleri söyledi: “Türkiye RP ve adil düzene geçecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, seri mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? 60 milyon buna karar verecek.”

     

    Bu konuşmadan iki hafta kadar önce, 27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimde Refah adayları Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek, İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını kazanmış ve 12 Eylül sonrası kurulan neoliberal ‘Yeni Türkiye’nin sistem krizi, herkesçe görülebilecek ya da artık inkar edilemeyecek kadar ayyuka çıkmıştı. İslamcı partinin, 27 Mart’ta, ‘merkez’ siyasetteki paramparça olmuşluğun da katkısıyla elde ettiği bu ‘zafer’, sayısal (nesnel) gücünden çok daha büyük bir psikolojik etki yaratmıştı. 12 Eylül, onun kurduğu askeri rejim ve devamı niteliğindeki ‘sivil’ ANAP hükümetleriyle, bir sınıf savaşı taarruzu kapsamında bütünleşmiş olan Türkiye burjuvazisinin fraksiyonları, ANAP projesinin çöküşüyle birlikte yeniden bir ‘beka’ sorunu yaşıyordu. Artık partisiyle arası büyük oranda açılmış ve siyasal bütünleştiriciliğini de kaybetmiş olan cumhurbaşkanı Turgut Özal 1993 nisanında beklenmedik şekilde hayatını kaybettiğinde; 12 Eylül’den beri uygulanan neoliberal iktisadın çöküşü nedeniyle hakim sınıflar; Kürt hareketinin hızla artan etkinliği ve Kürt halkının uyanışı ile laik aydınları hedef alan terör kampanyası ve İslamcı yükseliş nedeniyle de asker-sivil bürokrasi endişe içindeydi. Türkiye’nin sınıfsal ve bürokratik eliti -bir başka deyişle burjuvazisi ve kurumsal devleti- ülkeyi ‘bölmek’ ya da ‘şeriat düzenine geçirmek’ isteyen somut iç düşmanlarının ağır basıncı altında paniğe kapılıyordu.

     

    Oysa karşı karşıya kaldıkları şey, bizzat demir yumrukla edinmek istedikleri bir ayrıcalığın, taraflardan birini fiziki ve siyasal olarak felç ederek ‘kazanmak’ istedikleri bir “sınıf savaşının” dolaysız sonucuydu. Politik varlığını ve tüm kazanımlarını ortadan kaldırmak için saldırdıkları emekçilerin, kaybettikleri kendi sınıfsal mekanizmaları yerine, ait oldukları yerde sistem dışında aradıkları bir çıkış umudu idi ‘İslamcı yükseliş’… Küresel kapitalizmin “artık işçi sınıfı, sosyalizm gibi ıvır zıvırlar yok, etnik, dini, kültürel kimlikler var” paradigmasını, onların bir tür ‘Türkiye mümessili’ olarak, “her mahalleye bir imam hatip, her solcuya sopa” sloganı ile hayata geçiren ‘laik’ egemenler, siyasal olarak kendi mezar kazıcılarını da kendi elleriyle doğurmuştu. Korktukları dincilik kendi gölgeleriydi.

     

    Hareketinin toplumsal tabanı ve toplumun bütünü konusunda hasımlarından çok daha fazla bilgiye ve bu bilginin isabetli analizlerine sahip olan Erbakan, “Geçiş dönemi tatlı mı olacak, kanlı mı olacak” diye sorarken, bu nesnel durumun bir tür ‘erken habercisi’ gibi konuşuyordu. Zaten karşı tarafta yol açtığı ürküntü ve bu sözlere gösterilen büyük reaksiyon da söylediklerindeki nesnelliğe ilişkin sezgisel bir hak vermeden kaynaklanıyordu. Erbakan’ın o konuşmasından sadece 8 gün önce, dönemin başbakanı Tansu Çiller ünlü “5 Nisan kararları”nı açıklamıştı: Tarımda teşvikin neredeyse tamamen kaldırılması, ücretlerin dondurulması/düşürülmesi, ek vergiler, sonrasında bir talana dönüşecek olan özelleştirme, mezarda emeklilik ve Türk Lirası’nın yüzde 40’a varan devalüasyonu… Özal’ın ölümünün üzerinden bir yıl geçmeden, ‘Özal ekonomisi’nin artık çürümüş cenazesi de bu kabus gibi kararların katıldığı bir merasim konvoyuyla kaldırılıyordu. Tablo, işçiler, memurlar, çiftçiler, köylüler ve küçük esnaf için tam bir yıkımdı. Erbakan’ın, “Adil düzen şart, tatlı mı kanlı mı ona karar verelim” deyişindeki cüretkarlık biraz da o tablodan ilham alıyordu. Sosyalist solun hala kanı dökülerek ezildiği, geriye bir ‘sol’ olarak kalmasına izin (hatta yol) verilmiş, ama aslında dönemin yeni sağcılığına kendi kavlince katılan SHP-CHP’nin, bu kararları alan iktidarın ‘küçük ortağı’ olduğu koşullarda, çaresiz, umutsuz ve öfkeli kalabalıklar adına konuşmak Erbakan’a kalıyordu.

     

    ‘Hoca’ya gösterilen tepki ne kadar büyük idiyse, partisinin yükselişi de o denli etkili oldu. 1991’de MHP ve irili ufaklı başka siyasal İslamcılarla ittifak yaparak yüzde 16 almışlardı. O konuşmadan 1,5 yıl sonra, 95 Aralık seçimlerinde tek başlarına yüzde 22’ye dayandılar ve birinci parti oldular. Erbakan haklı çıkmıştı. Sistem çok daha derin bir krize sürüklenirken RP’nin yükselişi karşısında bürokratik-askeri bir otoriterliğin sopasını sallamaktan başka çözüm üretemedi. Sınıf hareketini ezmenin ve sınıf siyasetini yasaklamanın, onu ‘terör’ ile eşdeğer göstermenin işe yarayacağınısanmışlardı. Bunun sadece dinci partinin işine yarayacağını görmeleri de beklenemezdi. İslamcı siyasal liderlerin, 12 Eylülle apolitikleştirilmiş ama ekonomik buhranlara karşı bir çıkış yolu arayan kalabalıkları kazanmayı başaran, dinci kimlik siyaseti ile sınıfsal taleplerin ustaca alaşımlandığı stratejisine karşı; kaba, karşı-kimlikçi, saldırgan ve kibirli bir statükoyu dayattılar. O “kanlı mı olacak tatlı mı” konuşmasının başrolde olduğu bir kampanya ile ve halen sahip oldukları kaba kuvvet mekanizmalarını kullanarak Erbakan’ı iktidardan uzaklaştırdılar. Sonrasında defalarca bu sözlerini izah etmeye çalışan ve kan dökmeye niyetlenenin kendileri değil hasımları olduğunu kast ederek söylediğini vurgulayan Erbakan, bu savunmasını da haklı çıkaracak şekilde ‘kanlı bir direnç’ göstermeden çekildi.

     

    Ama ortaya çıkan boşluğu, onun öğrencilerinin kurduğu bir tür yeni dincilik dolduracaktı. RP, 94’te zirveye çıkan bir ekonomik, siyasal ve toplumsal krizin ardından 95 seçimlerini kazanmış, ama kurumsal devlete toslamıştı. 2001’de zirveye çıkan yeni ekonomik, siyasi ve toplumsal krizin hemen ertesindeyse bu ‘yeni sürüm’ iktidara taşındı.

     

    O ‘yeni sürüm’ün, bizzat devletin kendisi haline gelerek 15 yıldır sürdürdüğü iktidarın vardığı noktada da ekonomik, siyasi ve toplumsal bir krizin bayrağı dalgalanıyor. Tarımın enkazının da süpürülmesi anlamına gelecek ve dahası toplum sağlığını tehdit edecek sonuçları göze alarak şeker fabrikalarının alelacele satışı, kronik hale gelen enflasyon ve işsizlik, Türk Lirası’nın artık neredeyse her gün devalüe oluyormuşçasına değersizleşmesi, yoksulluk… Çökmüş, sık sık açmazlara sürüklenen bir dış politika… İdeolojik saplantılar ve büyük bir hoyratlıkla göçertilmiş eğitim… “Gençler dinden uzaklaşıyor” sonucu verdiği için resmi kurumların araştırma bulgularını kayıtlardan kazımaya, ilgili bakanı canlı yayında huzura çağırıp tüm ülkenin önünde azarlamaya varmış bir ‘otorite’… O otoriteden cesaret alarak dinle ilgili felsefi tutumları “sapkınlık” ilan eden fetvalar yayınlayan, oysa onlarca çocuk istismarı vakasında, apaçık ortada olan sapıkları mahalle kontenjanından gündeme getiremediği bilinen din memurları, bürokratlar… Yıllar önce “artık tek adam yok, ekip var” denilerek çıkılmış bir yolda, değil karşı çıkmak, itiraz etmek, rekabete girişmek, ‘sessiz kalma hakkı’nın bile ortadan kalktığı; kimileri peygamber kıyaslamalarıyla ikbal ararken, kimilerinin “konuş da ne dediğini bilelim” diyerek azarlandığı bir siyasi-insani ortam… Tüm güvenilirliğini yitirmiş bir yargı; her aykırı sesi bastırmaya, tehditle yıldırmaya yeminli bir yandaşlıkkorosu; tıpkı 90’lardaki gibi, olanı biteni anlamaya çalışmak yerine statüko lehine gizlemeyi, çarpıtmayı, kurgulamayı iş edinen bir medya… Ekonomik, siyasi ve toplumsal bir krizin, daha saymakla bitmeyecek yüzlerce, binlerce belirtisi…

     

    KONDA Araştırma’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır, geçen sonbahardan beri ısrarla Türkiye’deki 23 milyon haneden 2,3 milyonunun yani her 10 evden birinin neredeyse hiçbir geliri olmadığını vurguluyor. Bu yoksulluk ve işsizlik sarmalı büyürken, en yoksulların sosyal yardım niyazıyla sistem içinde tutulmasının olanakları da geriliyor. Yeni sağcılığın 15 yıllık ‘Yeni Türkiye’ macerası tumturaklı bir krizin tam ortasında görünüyor. Erbakan 24 yıl önce bir başka krizin ortasında, değişimin kaçınılmaz olduğunu “kanlı mı tatlı mı” ikilemiyle anlatmaya çalışmış, bedelini siyasi kariyeriyle ödese de son noktada haklı çıkmıştı. Ama Erbakan’ın o günlerde sezdiği ve sözünü ettiği ‘değişim’ bir döngüyü tamamlamış durumda. Bu durumda temel mesele, üzerindeki bütün baskıya rağmen direnç üretmeye devam eden toplumsal muhalefetin, 12 Eylül’den beri ilan edilegelen ‘Yeni Türkiyeler’ yerine, ‘bambaşka bir Türkiye’ için gerekli fiziksel ve moral enerjiyi üretip üretemeyeceği oluyor. Zira bugünkü türbülansın da yeni bir değişimi dayatacağı 1994’teki kadar net görünüyor.

     

    Gazete Duvar