• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2018-04-15
  • Bu gerici tarihsel uzlaşmaya, sürekli geri çekilme temelindeki bloklaşmaya dahil olmayacağız!

    Sendika ve meslek örgütleriyle devrimci-demokratik güçlerin ezici çoğunluğu, işçi sınıfı açısından kritik önemde olan İstanbul 1 Mayıs’ı için bu sefer ellerini “hızlı” tuttular.


    Elbette, üretim ve yaşam alanlarında canlı bir 1 Mayıs çalışmasına girişmek anlamında bir tez canlılık değildi bu. Bu yönüyle “geleneği” bozmadılar. Genel ajitasyon ve propaganda çalışmalarına dahi her zaman olduğu gibi 1 Mayıs’a 2 hafta kala başladılar.


    Ellerini çabuk tuttukları konu, 1 Mayıs’ın hangi alanda kutlanacağıyla ilgiliydi. Önceki yıllarda son bir hafta hatta birkaç gün kalana kadar Taksim için görüşmeler yapan, onun 1 Mayıs Alanı olduğundaki ısrarlarını lafzen de olsa sürdüren sendika ve meslek örgütleri, bu yıl bunu bile yapmaktan kaçındılar. Böylece 1 Mayıs’ı, kendi deyimleriyle “alan tartışmalarına sıkıştırmamaktaki” kararlılıklarını ortaya koydular!!!


    Bu acelelerinin esas motivasyon unsuru, CHP’nin haftalar öncesinden önlerine attığı, “1 Mayıs, 2019 seçimleri öncesinde tüm muhalefet dinamiklerini birleştireceğimiz önemli bir zemindir. Maltepe Meydanı’nda bir milyon kişiyle kutlayalım” ipiydi. Onun bu ipine sarılan sendika ve meslek örgütleriyle onların çevresinde odaklanmış devrimci-demokrat-ilerici güçler 1 Mayıs için bir bildiri bile çıkarmadan önce alanın Maltepe olduğunu açıkladılar.


    Sözün kısası, solun giderek genişleyen bölüklerini kendi politikalarına yedekleyerek peşinden sürükleyen CHP, aynı rolü bu sefer de oynadı. Onun attığı oltaya atlamaya zaten dünden hazır olan solun özellikle de yasalcı sağ oportünist temsilcileri ile zor karşısında sürekli geriye çekilerek “belayı savuşturacaklarını” zanneden ve bu sinikliği çizgileştiren DİSK, KESK, TTB ve TMMOB gibi sendika ve meslek örgütleri de Taksim’i en azından gündemde tutmak gibi bir sorumluluktan da kurtularak Maltepe dediler.


    Öncesi de bir yana, son iki yıldır kendi yorgunluk ve irade kırılmalarını “kitlelerin yorgunluğu ve sinmişliği” ile gerekçelendiren ve bunu da Taksim’den kaçışın bahanesi haline getiren Bakırköy savunucuları, aynı argümanları yineleyerek son derece soğukkanlıca yönlerini Maltepe’ye çevirdiler.


    Onlara göre mesele yine, “kitlelere moral verecek bir kitleselliğin yakalanması” idi. Polis terörünün caydırıcılığıyla alanlara çıkmakta tereddüt gösteren ya da çıkamayan tüm toplumsal dinamikleri bu kaygılardan uzak bir alanda toplamak ve bu alanı mevcut direniş dinamiklerinin kendilerini ifade edecekleri bir simgeye dönüştürerek moral tazelemek esas alınmalıydı. Bu bir başlangıç olabilirdi. Hem önümüz seçimdi. Führerci faşist rejimin kendisini yeniden yapılandırmasının son etabının tamamlanacağı bu seçimler öncesi geniş bir muhalefet cephesinin varlığını göstermek ve bunu bir moral motivasyon kaldıracına dönüştürmek için seferber olunmalıydı.


    Temel argümanlarını bu şekilde özetleyebileceğimiz Taksim kaçkınlığının, bahane olarak kurduğu her cümlenin, en başta kendi ruh halinin tasviri olduğunu söylemeye gerek yok. Keza, kitlelerin yaşadıkları karamsarlık ve yorgunluk halinin esas sorumlusunun, onlara şu ya da bu alanda öncülük ettiklerini iddia eden güçlerin bu ruh hali, ideolojik-siyasi duruşları olduğu da ortada.


    Bu gerçeği görebilmek için, OHAL yasaklarına ve tehditlere pabuç bırakmadan 8 Mart'ta sel gibi Taksim'e akan kadın kitlelerine, Newroz alanlarını dolduran Kürtlere, hatta CHP’nin Adalet Yürüyüşü gibi örneklere bakmak yeterli.


    1 Mayıs gibi tarihsel bir güne parlamentarist hayaller yükleyen, dahası, kendi korku ve irade kırılmalarını kitlelerin ruh haliyle perdeleyenlerin bu örneklerden öğrenebilecekleri bir şey olmadığını biliyoruz. Öyle bir niyet ve yaklaşımları olsa, aynı gerekçelerle kaçtıkları Bakırköy pratiklerinin her seferinde hayal kırıklığı ve hezimetle sonuçlanmasından ders alırlardı.


    Kitle hareketindeki uzun süreli gerileme ve irade kaybının boyutlarını elbette görmek gerekir. Ama ondan da önce, öncülük iddiasındaki güçlerin bu kendiliğinden sürükleniş içinde nasıl bir çözülme yaşadıklarına bakmak gerekir. Lafa geldi mi mangalda kül bırakmayan bu güçlerin, kitle hareketindeki kırılmayı, kendi korku, siniklik ve oportünizmlerinin kalkanı haline getirmelerinin yenilir yutulur tarafı yoktur.


    Son yıllarda sürekli olarak kitle hareketindeki gerilemeye ve kitlelerin ruh haline ilişkin tespitler yapıp, onu sözümona tersine çevirmek adına ısrarla aynı tezleri ileri süren, sürekli geri çekilmeyi vaz eden bir öncülük iddiasının, öğrenilmiş çaresizlik dışında bir şey üretmesi mümkün değildir! Bir sonucu aynı yöntemlerle değiştirmekte ısrar etmek ve bunu da artık arsızlık düzeyine varan aynı pişkince savunularla yapmaya kalkışmak oportünizmin işi olsa gerektir. Bu oportünizm, kitle hareketinde mevcut durumu bile koruyamayacak bir geriye doğru çözülme ve çaresizlik üretir. Bugün Türkiye’de yaşadığımız budur.


    Kitle hareketinin ve devrimci güçlerin, tarihsel kazanımlara sahip çıkıp ileriye taşımayı esas alan bir yaklaşım ve mücadele ruhuyla yıllarca verdikleri militan kavga sonucunda 2010 yılında faşizme ve burjuvaziye 1 Mayıs Alanı olarak kabul ettirdikleri Taksim’in bizim alanımız olduğu tarihsel bir gerçektir. Bu gerçeğin altı Haziran Direnişi’yle de kanla çizildi.

     

     

    Rejimin, yeni bir zulüm döneminin kapısını, Taksim’i işçi ve emekçilere yasaklayarak açmış olması bile pek çok açıdan manidardır. Kitle hareketinin gerilemesi, öncü güçlerin yıllardır debelendikleri tasfiyecilik bataklığını - göreli ve geçici kimi canlanmaları saymazsak- sıçrayarak aşıp geçemedikleri gerçeğinin en acı ifadelerinden biri de, Taksim’in adeta bir ucubeye dönüştürülmesi sürecinde sergilediğimiz etkisizlik ve edilgenlikte cisimleşmiştir. Faşizmi, gündelik hayatı dahi kendi kalıplarıyla deforme etmiş olmasının simgesidir bugünkü Taksim. Ve direniş dinamikleri silkelenip kendi kimliklerine uygun bir duruş sergilemedikleri sürece, bu dönüşüm ve farklılaşmanın, ama her şeyden önce de geriye doğru çözülüşün çarpıcı bir sembolü olmaya devam edecektir.

     

    İşçi ve emekçileri kentlerin dışına sürmenin ve aynı zamanda faşist mantığa da uygun olarak istediği sınırlara doğru geriletip çözmenin ifadesi olan Taksim yasağına karşı 1 Mayıs’ta topyekûn bir direniş çağrısı yapmak yerine, kent yağmasının da cisimleştiği doldurma bir alan olarak Maltepe Meydanı’nı tercih etmek, simgesel olarak faşizmin ve neoliberal vampirliğin sınırlarına teslim olmakla eş anlamlıdır.


    İşçi ve emekçilerin yaşamlarının zam furyasıyla, daha fazla yoksullaşma ve yoksunlaşmayla, güvencesiz ve güvenliksiz kölece çalışma ve yaşama koşullarıyla hücreleştirildiği; sendikal hareketin ve tüm örgütlenme arayışlarının faşizmin tek tipleştirme saldırısıyla çözülmeye çalışıldığı; emperyalist rekabet ve dalaşmaların dünya emekçilerini bir dünya savaşının eşiğine getirdiği; rejimin krizini Hitlerci bir rejim inşasıyla aşmaya çalıştığı; her türlü muhalefetin zorbalıkla bastırıldığı; 1 Mayıs çalışmalarının saldırganca karşılandığı; gündelik hayatın hücrelerine kadar dinci-gerici-faşist ideolojik argümanlarla ele geçirilmek istendiği, bunun kadın cinayetlerine, gençlik düşmanlığına tahvil edildiği; Kürt düşmanlığı ve korkusunun köpürtülen şovenizm ve militaristleştirilmiş topluma, savaş politikalarına, yayılmacı hayallere akıtıldığı; ekonomik krizin ağır faturasının biz işçi ve emekçilere çıkarılmaya çalışıldığı bu koşullarda 1 Mayıs, daha fazla geriye çekilmekle değil, kaybedilen mevzilerin yeniden kazanılması amacını da güden bir yaklaşımla ele alınıp örgütlenecek bir mücadele günü olmak zorundadır.

     


    Toplumsal direniş dinamiklerine öncülük etme iddiası taşıyan güçlerin tercih ve yönelimlerini, mevcut karamsarlık çemberini parçalayıp geçecek bir duruş belirlemelidir.


    1 Mayıs’ta hedefimiz, daha şimdiden anlamsızlaşan 2019 seçimlerine, parlamentarist hayallere göre değil, işçi ve emekçileri kendi talep ve çıkarları temelinde harekete geçirerek özneleştirmek olmalıdır!


    Onların en azından öncü bölükleri içinde yeni bir canlanma, yeni bir moral motivasyon geri adım olduğu biline biline Maltepe Meydanı’na gitmekle sağlanamaz! Buna karşın, bazı bedelleri de olsa Taksim iradesi bu işlevi görür!


    Taksim ısrarı, hiçbir zaman basit bir alan tartışması ya da alan fetişizmi değildi! Bu gerçek bugün çok daha belirgin ve çıplak olarak ortadadır. Taksim ısrarının, esasında gidişata dur deme, karanlık bir döneme meydan okumak anlamına geldiği hiç bu kadar açık olmamıştı! Kimi bedelleri göze almaktan kaçmanın adresi ise, kentlerimizi yağmalamanın ve bizleri toplumsal yaşamın dışına sürmenin simgelerinden biri olan bir dolgu meydandır. Taksim ısrarını sadece bir “alan tartışması” olarak gören ve gerileye gerileye sonunda Maltepe Meydanı'na kadar çekilen teslimiyetçi anlayış sürdüğü müddetçe o dolgu alan da kayıp gidecektir!..

     


    Geçen yıllardan farklı olarak bu yıl Taksim göstermelik bile olsa telaffuz edilmedi, gündem haline getirilmedi. Devrimci bir basıncın etkisiyle geçen yıl hem Taksim’e hem de Bakırköy’e giden güçler dahi bu yıl Taksim'in adını anmadılar. Sadece bu bile, devrimci-demokratik güçlerin, uzun süredir sürüklendikleri kendiliğindenlik halinin, irade ve inisiyatif kaybının gelinen noktada nasıl özümsendiğinin çarpıcı bir ifadesidir. Artık herhangi bir rahatsızlık dahi duyulmaksızın (moral-manevi rahatsızlığın yanı sıra siyasi rahatsızlık) Taksim’den vazgeçilmiştir.


    Biz bu gerici tarihsel uzlaşmaya, sürekli geri çekilme temelindeki bloklaşmaya dahil olmayacağız! “Gücümüz ne ki” demeden Maltepe’de ifade bulan kaçkınlığın parçası olmayacağız!


    Alınteri olarak biz, 1 Mayıs’ta Taksim ısrarımızı sürdürüyoruz!..


    Geçen yıldan farklı olarak keskinleşmiş bir bloklaşmanın sözkonusu olduğunu bilerek bu politik ısrarı sürdüreceğiz. Adımızın “marjinale”, “maceracıya” çıkarılacağını, birlikte hareketi çelmelemekle itham edileceğimizi bilerek bu suça ortak olmamaktaki ısrarımızı devam ettireceğiz. Keza Maltepe tercihi ve bu tercihin CHP’nin ipine sarılarak hiçbir basınç ve rahatsızlık duymaksızın yapılmış olmasının “marjinallikten” daha büyük bir “günah” olduğunu tarih de gösterecektir.